<aside> 👉🏻
Bu içerik Geleceği Keşfedenler’den Elif Yurdakul tarafından hazırlanmıştır.
</aside>
Biyoteknoloji, canlı organizmaların genetik yapısının değiştirilmesinden tarım, sağlık ve çevre alanlarına kadar birçok uygulamayı kapsayan disiplinlerarası bir bilim dalıdır. Ancak biyoteknolojinin gelişiminde yalnızca bilimin etkisi olduğu düşünülemez. Toplumsal değerler, kültür yapısı ve etik anlayış gibi çeşitli boyutlarla ele alınabilir. Biyoteknoloji, kültürden bağımsız değildir. Her bilimsel adım, bir toplumsal bağlam içinde şekillenir ve anlam kazanır, yani biyoteknoloji sadece laboratuvarla sınırlı değildir.
Toplumun Kültürü
Her toplumun kendine özgü değerleri ve kültürü vardır. Bazı toplumlar biyoteknolojinin kullanımını çözüm yolu olarak tercih ederken bazıları doğaya müdahale edilmemesinden yanadır. Kültür, bir toplumun sahip olduğu değerler, inançlar, gelenekler, bilgi ve yaşam biçimlerinin tümüdür. Kültür sadece geçmişten günümüze gelen gelenekler değil, aynı zamanda neyin “doğru”, neyin “uygun” veya “ahlaki” olduğunu belirleyen kurallar bütünüdür. Farklı kültürlerde aynı biyoteknoloji çalışmaları için verilen tepkiler farklı olabilir:
Örneğin, GDO’lu ürünler Amerika’da yaygın olarak kullanılırken, Avrupa’nın birçok ülkesi bu ürünlere karşıdır. Ancak bu düşünce Avrupa’nın gelişmemiş olduğunu göstermez aksine Avrupa uzun vadeli projeler ve bilimsel etik gibi alanlarda Amerika’dan çok daha güçlüdür. Bu farklılıklar toplumların doğaya ve bilime bakış açılarıyla ilgilidir. Biyoteknoloji geleceği şekillendiren güçlü bir bilim dalı olsa da, onun nasıl kullanılacağına karar veren sadece bilim değil; aynı zamanda toplumun kültürel yapısıdır.
Etik Anlayış ve Toplumsal Değerler
Etik, doğruyla yanlışı ayırmamıza yardımcı olan ahlaki kurallar bütünüdür. Bir toplumda ahlaki görülen başka bir toplumda etik dışı olarak değerlendirilebilir. Bilim ve etik her zaman dengeli ilerlemez, bazen karşı karşıya gelir. Bilim daha hızlı ilerlemek ister, ancak etik kurallar bu ilerleyişe belirli sınırlar çizer. Ama bu sınırlar bir engel değildir, aksine toplumsal güvenin ve insan onurunun korunması için gereklidir. Çünkü bunlar bizi biz yapan değerlerimizdir. Bilimin gelişmesi için etik kurallar esnetilmemeli ancak etik kurallarda bilimin yolunu tamamen kesmemelidir. İşte ince çizgi tam olarak buradadır.
Örneğin, insanların doğmamış çocuklarının genetik özellikleri değiştirmek bazı toplumlarda gerekli görülür ve desteklenir. Bazı toplumlarda ise bunun canlının doğasını bozduğu için desteklenmez. Bu çalışmalar tasarım bebek müdahalesi olarak gerçekleştirilir. Bu uygulamanın zamanla kısıtlı mı yoksa serbest mi olması gerektiği bir tartışma haline gelmiştir. “Sınırlı kalırsa bilim gelişmez”, “serbest kalırsa sonunun nereye gideceği belli olmaz” gibi düşünceler karşı karşıya gelir. Peki doğrusu nedir?
Kesinlikle sınırlı kalmalı ya da serbest bırakılmalı diyemeyiz. Elbette bilim gelişmeye açık olmalı ve gelişmeli ancak bunu kontrollü bir şekilde gerçekleştirmemiz gerekir. Bu kontrolü elimizde tuttuğumuz zaman kurallar çerçevesinde ve ihtiyaç doğrultusunda kullanabiliriz. Sonuç olarak toparlayacak olursam, bilimin sınırı kültürün değerleriyle çizilir. Bilim neyin mümkün olduğunu gösterir, kültür ise neyin doğru olduğunu söyler. Bilim sınır tanımaz ama kültür ona sınır çizer. Bilim laboratuvarda başlar, toplumda karar verilir.