<aside> 👉🏻 Bu içerik Geleceği Keşfedenler’den Nisa Nur Güneş tarafından hazırlanmıştır.

</aside>


Sen ve Seni Öldüren Tutkun - Blue Periodaİncelemesi

“Sevdiğim şeyi yapıyor olmam her zaman eğlenceli olacağı anlamına gelmez.”

Bu yazıda hem bir deneme havasında  bir inceleme yapacağım hem de başlığa atıfta bulunarak,   her şeye rağmen  tutkunuza bağlı kalmanız gerektiğinden bahsedeceğim. Bahsedeceklerim sadece sanatla ilgili  olmayacak; , gönlünüz neyle ilmiklenmişse, bu yazıyı ona adayın . Ancak, tutkunun insanlar arasında nadir rastlanan bir şey olduğunu unutmamak lazım.  Etrafınızdaki insanlara bir bakın: Kaçının bir tutkusu ve bu tutkuya karşı duyduğu sonsuz bir  arzusu var? Sayabileceğiniz kişiler bir elin parmağını geçmez, değil mi? Bu enderlik, tanrı  tarafından gönderilmiş bir lütuf gibi görünebilir, ancak ötesinde adeta bir  lanettir. İnsan bedenin altında yatan o güçlü coşku, sahibine kafayı yedirtmeye yeter de artar.  Yaşanan deliliklerin muhteşem ve akla aykırı şeyler yaratma potansiyelini de unutmamak  gerekir. Dediğim gibi, tutkulu insanlar tanrı tarafından lanetlenmiş yaratıklardır ama bu onları karşı  konulamaz ve olağanüstü kılar.

İçimizde yaşayan istekler hepimizin sonu olacaktır. Ama sizi yok eden şeyin tutkunuz  olmasından daha güzel ne vardır ki bu dünyada? Tutkulu kişi, bu sürecin bıraktıklarından   öylesine büyük bir zevk alır ki, bazen sadece kendi mahvoluşlarına bile gün sayarlar.

Yalnız, tutkunun herkeste var olamayacağını da anlamalıyız. Zaten tutku, herkese göre  değildir. İnsanların işlerine odaklanalım: İstemediği bir işi yapan kimse tutkuya ihtiyaç duyar mı  ? Böyle bir durumda tutku var olsa bile gösteremezler zaten. Çizginin dışına  çıkmaları, bir nevi toplumdan koşarak uzaklaşmaları gerekir. Bunu yapabilecek cesaret ise  herkeste bulunmaz. Tutkuyla dolup taşması gereken kişi sanatçıdır; sanat için yaptığı sanatı  topluma sunandır. Sanat için diyorum çünkü toplum için yapılan sanatta, tutkunun  işe karşı değil, diğerlerine yöneltilmiş bir arzunun eseri olduğunu düşünüyorum.

Tabi benim bahsettiğim bu “tutku müptelaları” spektrumun en uç noktasından bile ileri  gidebilecek tarzda bir anlatımla karşınıza çıkıyor. Blue Period’da da bu uçluktan nasibinizi  alacaksınız. Seriye başlamadan önce, ismindeki derinliği göz ardı etmemek lazım. Blue  Period, yani Picasso’nun ‘’mavi dönemi’’, onun kendine özgü bir tarz yaratma yolunda, bir sanatçı  olarak ilk “gerçek” evrimi olarak kabul ediliyor. İsminden de anlaşılabileceği gibi, mavi renk  bu dönemdeki eserlerinde hüküm sürüyor, insanların gönlünde (ne kadar stereotip olsa da)  umutsuzluğun ve melankolinin dışa vurumuymuş gibi  bir yer kazanıyor.

Seride, özellikle manganın ilk bölümünde olmak üzere, Picasso’ya birçok atıfta bulunuluyor. İki  çizimin benzerliklerini gün yüzüne çıkartmaya bu kadar hevesliyseniz, referansları araştırmaya  başladığınız andan itibaren sizi hem heyecanlandıracak hem de tatmin edecek gerçeklerle  karşılaşmaya hazır olmanızda fayda var.

Biraz da,  sanat referansıyla dolu olan bu serinin iç yapısına ve konusuna değinmek  istiyorum.

İşte ana karakterimiz,Yatora Yaguchi. Akademik açıdan büyük bir potansiyele sahip,  toplumsal açıdan iyi bir ailesi ve oldukça fazla arkadaşı var. Ancak gelecekte ne yapacağını  bilemiyor. Bunun   sebebi büyük ihtimalle hiçbir yeteneğin onu sarıp  sarmalamadığını düşünmesi; çoğu kişinin lisedeyken yaşadığı ve idealistlikten oldukça uzak bir  dönem. Bu bilinmezlik, onun Picasso’nun tablolarıyla tanışmasına kadar sürüyor.

Tabloları gördüğünde  “Bahse girerim onları ben de çizebilirim.” diyor.. Zaten çoğu  insan, Picasso’nun çizimlerini gördüğünde  benzer tepki veriyor. Ancak kaçı bu düşünceden yola çıkarak  sanata atılmaya karar verir ki? İşte Yatora tam da bunu yapıyor.

Çizime başladığı andan itibaren, çizgilerinin diğerlerinden farklı ve özel olduğu anlaşılıyor. Ancak seri  boyunca söylediği gibi, o bunun sadece çok çalışmaktan geldiğine inanıyor ve kendini diğerlerine nazaran  “dahi” olarak görmüyor. Bunun yanı sıra, onun resimlerini sıra dışı kılan şey, ifadeyi kağıda

ne kadar iyi aktarabilmesi. Çizimlerine baktığınızda, içinde yatan ruhu kolayca  kavrayabiliyorsunuz ve bu, sizinle eser arasında inanılmaz güçlü bir çekim yaratıyor.

Serinin gidişatı, sanata düşkün bir lise öğrencisinin Tokyo’daki en iyi sanat okuluna  gidebilmek için deli gibi çalışıp,en sonunda istediği okulu kazanmasının ardından üniversite  yaşamını anlatıyor. Böyle anlatınca oldukça yavan ve tahmin edilebilir geliyor, değil mi? Ancak  zaten yaşamın içinden olan bir olaylar dizisinin, en iyi aktarımıyla birlikte şaheserler ortaya  çıkar. Blue Period’a bir şaheser der miyim, tartışılır; ancak bildiğim bir şey var ki, o da  hayatımın (büyüklüğü tartışılır) bir bölümüne etki etmiş olması.

Bu yazının, diğerlerinin kopyasından oluşan bir inceleme olmasını istemiyorum, buna bir  inceleme denir mi, o da başka bir soru. ben şahsen deneme derdim . Şimdiyse  Yatora’dan çıkarabileceğimiz derslere odaklanmak istiyorum.

Daha önce de bahsettiğim gibi,  her insan ya amaç eksikliğinden ya da bir noktada  hedeflerine ulaşma yeteneğine sahip olmadığı hissiyle sonsuz bir mücadeleye  girişmiştir. Böylesi durumları kontrol altına almak için herkes farklı yollara başvurur.  Peki, Yatora ne yapmıştı? Her şeyden bir kazanım aramak ruhen yorar insanı, ama aklımız hep  ardımızda kalanlarda kalır.

Yatora’nın derslerinin ne kadar iyi olduğunu zaten önceden de biliyorduk. ancak  bu notlara  rağmen, seri içinde ailesinin maddi durumuna dikkat edersek, onu seçkin bir üniversiteye  gönderme şanslarının olmadığı anlaşılıyor. Bu umutsuzluk, onu daha tehlikeli bir yaşam  tarzına sürüklüyor; o çok övündüğü sıkı çalışmasından uzaklaştırıyor ve sigara/alkol gibi  maddeleri kullanmaya itiyor. Sonrasında ise sanatla tanışıyor, her nasılsa.