<aside> 👉🏻 Bu içerik Geleceği Keşfedenler’den Rumeysa Ulu tarafından hazırlanmıştır.
</aside>
İnsanlık, her zaman belirli zaman dilimleri arasında yaşamıştır.
Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman. Geçmişlerini, gelecekleri için; şimdiki zamanlarını, geçmiş için yaşamışlardır.
Peki, bu zamanları bu kadar önemli kılan şey, bu dilimler arasında yaşayabilmek mi, yoksa yaşamaya çalıştıkları bu dilimlerde bir şeyler başarabilmek mi? Ne demiş Shakespeare; “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu.” İnsanlar bu zaman dilimlerinde yaşarken ‘olmak’ ya da ‘olmamak’ arasında kalmış mıdır? Asıl mesele gerçekten ‘olma’ ya da ‘olmamak’ mıdır?
Mesele, ‘olmak’ olarak geldiğimiz bu dünyada bir şeyler bırakabilmek midir? Yoksa ‘olmamak’ olarak geldiğimiz bu dünyadan bir şeyler götürebilmek midir?
‘Hayat’ ve ‘zaman dilimleri’, ‘olmak’ ya da ‘olmamak’ kelimeleri kadar kısa ve net midir? Bir insan, ‘olmak’ olmayı ya da ‘olmamak’ olmayı kendisi seçebilir mi?
Bu iki kelime, insanların kaderleri ve pişmanlıklarıyla oluşmamış mıdır? Kaderi ‘olmaktır’ pişmanlığı ise ‘olmamak’. Peki bu zaman diliminde yaşarken, kader gereği kullandığımız yolları, pişmanlığın prangaları ile bulmaz mıyız? Zaman bir pranga, kaderse bir yol değil midir? Pişmanlık ise neden hep zaman ve yol arasında kalır? İnsan, bu üç zaman diliminin arasında sıkışmış küçük bir parçadır. Kendi yolunu aramaya çalışan pişmanlıktan kaçan küçük bir parça. Zamana her şekilde kaybeden, zincirlerini gidip kendi yüreğine kendisi takan küçük bir parça. Bu küçük parça, yaşayabilmek için bu üç zamana -geçmiş, gelecek, şimdiki zaman- ve o prangalara ihtiyaç duyar. O küçük parça yüreğinde pranga varken bile izleniyorsa, bırakalım da geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanını kendisi için yaksın.